KARADAYI С КЕНАН И БЕРГЮЗАР - сериалът и новините извън него - Тема 38

  • 26 642
  • 751
# 225
Защо ли ми се струва, че в края на епизода, когато Душко се качи в колата и Белгин го целуна, Махир и Фериде ги видяха?  newsm78

Лимузината , която дойде за Джанджазъма беше със затъмнени стъкла... Thinking не знам дали са видели Белгото!

Виж целия пост
# 226


 Heart Eyes Heart Eyes
Виж целия пост
# 227

Ако му скъсят малко мустаките, ако му сложат каскет...  Shocked и ако, ако, ако... може и да заприлича на Хитлер.  Mr. Green Mr. Green Mr. Green
Виж целия пост
# 228
И после що била такава слаба?!  ooooh! ooooh! ooooh! Такива зелени треви у дома се ползват само за украса.  Mr. Green

 Joy Joy Joy Joy Joy Joy

Амчи тъй ми  Joy Joy Joy Joy Hug

Благодаря на Варна за преводите от днес и на всички за споделеното! Heart Eyes Hug

Виж целия пост
# 229

Ако му скъсят малко мустаките, ако му сложат каскет...  Shocked и ако, ако, ако... може и да заприлича на Хитлер.  Mr. Green Mr. Green Mr. Green

Sieg Heil   hahaha Селфи ти повлия с нейния Адолф  Joy Joy Joy Joy
Виж целия пост
# 230
 
Виж целия пост
# 231
Виж целия пост
# 232


#OrmanlardanHemenÖncekiGece #RızaKocaoğlu

https://www.facebook.com/video.php?v=859871817369542&set=vb. … ype=2&theater
Виж целия пост
# 233
Страхотен младеж! Много ме кефи така бръснат-лъснат. Heart Eyes
Виж целия пост
# 234
Сладурко! Успех на моноспектакъла му!  Peace Heart Eyes





Виж целия пост
# 235




Скрит текст:
a week before opening night...Gonca Vuslateri conducts an interview with Riza Kocaoglu
Rıza: Hoşgeldin Gonca!
Gonca: Hoşgeldin Rıza!
R: Anlat bakalım...
G: Bugün ben anlatmıyorum sen anlatıyorsun.
R: Ben baştan sağlama alayım da kendimi... Herkesi uyarıyorum, bu konuşmanın nereye gideceği...
G: Hiç belli olmaz... Hahahaha.
R: Yani zıplayan bir şey olacağı kesin.
G: Ben bir karşına geçeyim de... Öncelikle yeni oyunun hayırlı olsun. Oyun henüz prömiyer yapmadı ama ben metni okuyup geldim. Oyunun sana çok yakışacağını düşünüyorum.
R: Evet, ben de onun gerilimini yaşıyorum biraz aslında...
“Düşüncem şu ki, en basit şekilde dile getirmek gerekirse, biz artık birbirimizi dinlemiyoruz, hiçbir yerde, hiçbir şekilde...”
G: Serdar Koçak'ın bir romanı var, Ben Napoli Radyosu diye. Bir oda içinde geçiyor, mekân önemli değil, tımarhane olabilir, başka bir yer de olabilir. Kendini radyo zanneden bir adamın öyküsü.
R: Çok güzelmiş.
G: Evet, çok güzel. İkinci oyunun olarak onu düşündüm ben de! Romanda kahramanımız devamlı değişen frekanslar arasında dolaşıyor kendince... Yani mesela futboldan başlayıp caz müzik, haberler, blues, derken hızlı hızlı konular arasında geçen bir monolog söz konusu. Ormanlardan Hemen Önceki Gece’nin metnini okurken de, benim kişisel olarak böyle bir referansım olduğu için aklımda, direkt öyle bir çağrışım yaptı. Ancak aslında bu oyun öyle değil.
Biz bu tarz solo monolog oyunlarında seyirci olarak genelde fıttırmış bir adamın sayıklamalarına tanık olacağız diye düşünüyoruz. Ancak bu oyunda seyircinin kendini ikinci tekil şahıs olarak bulacağı noktalar var. Dolayısıyla aslında bir monoloğa tanıklık etmektense bir konuşma hâli söz konusu. Ve totalde tek bir hikâyeden bahsediyoruz, bir odanın penceresinden görülen bir sokağın hikâyesi... Sen neler diyebilirsin oyunun konusu hakkında...
R: Ben oyunu tarif ederken aslında bir aşk hikâyesi olarak dile getiriyorum. Ama tek kişilik bir aşk oyunu olması çok daha dramatik kılıyor, en azından benim açımdan. Bir adam, cebinde bir sürü kelimesi ve hikâyesi var, ancak anlatacak kimsesi yok... Ve bir başkasına, bir ötekine; yani çeviride yer yer birader, yer yer arkadaş olarak kullandığımız birilerine cebindeki bütün kelimeleri sarf eden biri var sahnede. Seyirci de buna tanıklık ediyor. Ve zaman zaman kendilerine onlarla hiç alakası olmayan konuların anlatıldığı bir durum gibi gidiyor metin.
Ormanlardan Hemen Önceki Gece için çalışırken bebekliğime kadar döndüm. Tüm oyunculuk yöntemleri, ne yapıyorduk, nasıl çalışıyorduk. Oyunun konusundan hareketle, tiyatro neden önemli, onu düşünüyorum son zamanlarda bir de. “Neden tiyatroya ihtiyaç duyuyoruz?” sorusunu kurcalıyorum kafamda. Düşüncem şu ki, en basit şekilde dile getirmek gerekirse, biz artık birbirimizi dinlemiyoruz, hiçbir yerde, hiçbir şekilde... Tiyatroda ise dinlemek durumunda kalıyoruz. Bazen biz anlatıyoruz, bazen onların [seyircinin] anlatmasına izin veriyoruz. Seyirci bazen nefes alışı verişiyle bir şeyler anlatıyor, sen o nefeslerden aldığın enerjiyle devam ediyorsun hikâye anlatımına.
İnsanlar artık sadece tiyatroda gerçeği görüyorlar, gerçeği duyuyorlar. O yüzden sağduyuyla ve iradeyle yetiştirilmiş iyi oyuncuların doğru hikâyeleri anlatmaları gerek. Buna ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.
G: Koltès'in bu hikâyesinden yola çıkarak soracağım sorulardan biri de şuydu zaten: izleyicinin izlemek zorunda kalmak gibi enteresan bir konumu var. Ve bu konum son 30-40 yıldır hem tiyatro metinlerinin kendisinde hem de sosyoloji gibi sosyal bilimlerde sık sık yer alıyor. Bu oyunda da izleyicinin “izleyiciliğine” değinen noktalar var. İzleyicinin izlemek durumundan kurtarıldığı anlar söz konusu. Senin daha önce oynadığın metinlerde de, kendi konuşmalarında da var bu yönelim. Sen zaten “izleyici kalmak” durumunu çok fazla deşen bir adamsın, karakter olarak. Peki bu oyunda izleyiciyle tamamen bir diyalog içine giriyor musun Rıza?
R: Bence girmiyoruz. Oyun karakteri zaten kendiyle bir diyalog hâlinde aslına bakarsan. O nedenle seyirciyle birebir diyaloga girmiyorum. Ancak aramızda an be an keskinleşen bir gerilim söz konusu. Çünkü diyalogdan korkuyoruz biz aslına bakarsan.
G: Her an seyirciye söz düşecek, bize bir şey soracakmışsın gibi bir havası var oyunun.
R: Evet. Seyirci bir şey izlerken orada aslında savunmasız bir pozisyonda. Her an bir şey olacak, kendini ifade etmen gerekecek gibi, diyalogdan korkan bir hâl söz konusu. Ben de oyuncu olarak bunun bilincinde oynuyorum, bu gerilimi arttırıp azalttığım anlar var. Ama sonuç olarak hiçbir zaman gerçekleşemeyen bir diyalog bu...
G: Sonunda tiyatronun tiyatro olduğu gerçeğiyle seyirciyi okşayan bir tarafa dönüyorsun sanırım. İzleyicinin gelip bir hikâyeye daldığı ve sonra da o hikâyeden çıktığı o yolculuğu da çok diri tutuyor oyun.
R: Evet, çünkü Koltès çok acayip bir metin yazmış. Sen de okuduğunda fark etmişsindir. Bir nehir gibi akıyor metin. Hiç nokta yok, sadece virgüllerle ilerliyor. Sanki oturmuş ve bir kerede yazmış. Sonra tabii oyuna çalışırken bir daha, bir daha okuyorsun, analiz ediyorsun ve hiç de öyle olmadığını fark ediyorsun. Çok farklı bir matematiğe dayandığını, tüm tekrarların kendi içinde ustalıklı bir matematiğe sahip olduğunu fark ediyorsun.
G: Metine geri dönmüşken, bir uyarlama süreci oldu mu? Metini “buraya” uyarladınız mı, dilde uyarlama yaptınız mı?
R: Dil açısından elbette bir uyarlama süreci oldu. Ama metini "buralaştırmadık." Zaten oyun "burası" "orası" gibi bir ayrımın söz konusu olabileceği bir oyun değil. Koltès kendisi de bir röportajında söylüyor, "yabancı olmak" üzerine bir sohbette ben kendimi kendi doğup büyüdüğüm Fransa'da bir yabancı gibi hissediyorum, ama dünyanın bambaşka uzak bir yerinde küçük ve yabancı bir ülkede kendimi oralıymış gibi, yuvamdaymış gibi hissedebiliyorum diyor. Oyunun temel cümlesi de bu zaten, "kim yabancı ki?" Hangimiz nerede yabancı hissediyoruz, nerede hissetmiyoruz... Bunları kurcalayan bir oyun olduğu için, bence nerede oynanırsa oynansın işleyecek bir metin söz konusu. Bu nedenle bizim de metni buraya uyarlamak gibi bir çabamız olmadı.
G: Oyunun müziklerini de Ömer Sarıdegik yapıyor. Siz daha önce de Emrah'ın [Serbes] Hikâyem Paramparça işinde beraber çalıştınız. Açıkçası müziklerde Ömer'in ismini görünce bir şeyler olacak dedim. Oyun hep müzikle mi akıyor?
R: Hayır ama dört-beş tane parçamız var oyunda. Şöyle diyeyim, tek kişilik oyunlarda bazen çok yalnız hissediyorsun. O noktada Ömer ve müzikleri benim partnerim oluyor ve bana destek oluyor. Onun ürettiği seslerin beni ayakta tuttuğu ve yükselttiği veya düşmem gerekiyorsa düşürdüğü anlar var.
G: Biraz oyundan dışarı çıkacağım. Senin oyunculuk hikâyenle ilgili konuşmak istiyorum. İnternette okuduğum bir şey var aklımda, Köylü Ekrem diye bir karakter. Anadolu topraklarında, izole bir yaşam süren, bu konuda hiçbir eğitimi olmamasına rağmen heykeltıraşlığa başlayan ve sonunda bütün üniversite hocalarını kendine âşık eden bir adam. Sana gösteririm bir ara. “Taş bile büyüyorsa, taşa taş diyemezsiniz” diye, benim çok etkilendiğim bir sözü var. Ve gene diyor ki, “40 yaşımda hissettim bu sanatı, ellerimin işe yaradığını hissettim ve yeniden doğduğumu o gün kabul ettim. Ve anladım ki insan çocukluğuna doğru büyüyen bir varlık.” Sen oyuncu gücün olarak bu cümlenin karşılığısın bende. Daha önce izlediğim, ilk sana tanık olduğum diyeyim, oyun Kürklü Merkür’dü. Ve çok etkisinde kalmıştım. Oyundan etkilenmekle birlikte, senin büyümek ve çocuk kalmak arasında ciddi hızlı bir tenis topu gibi gidip gelme hâlin beni etkilemişti. Sen bu pinponu çok seviyorsun sahnede.
R: Sen de seviyorsun.
G: Ben de seviyorum. Ve ben sen yönettiğin oyundan da biliyorum, inanılmaz bir kondisyonun var. Şınav çekerken bir yandan da rejiyi anlatırdın. Şimdi solo bir oyun söz konusu, ben de duygusal taraftan çok fizik kondisyon olarak nasıl bir çalışma söz konusu oldu senin için, onu merak ediyorum.
R: Ben bedenimin eğitimiyle ilgili durdurmuyorum kendimi hiçbir zaman zaten. Yani sürekli devam eden bir eğitim söz konusu. Bu oyunda da bu süregelen eğitimin dışında ekstra bir şey yapmadım aslında. Ancak bu oyunda Okan [Urun] ve Melis'in [Tezkan] de yönlendirmeleriyle, sahnedeki hareket yönelimlerimde gerçekle gerçeküstü arasında gidip gelen bir dalgalanma var. Metnin virgüllerle ilerleyerek akan o devinimini bedende de vermek istedim. Bunun aşırısı veya hiç olmaması metnin hakkını vermeyeceği için, bedende başka bir dil bulmamız gerekiyordu.
G: Sonunda tiyatronun tiyatro olduğu gerçeğiyle seyirciyi okşayan bir tarafa dönüyorsun sanırım. İzleyicinin gelip bir hikâyeye daldığı ve sonra da o hikâyeden çıktığı o yolculuğu da çok diri tutuyor oyun.
R: Evet, çünkü Koltès çok acayip bir metin yazmış. Sen de okuduğunda fark etmişsindir. Bir nehir gibi akıyor metin. Hiç nokta yok, sadece virgüllerle ilerliyor. Sanki oturmuş ve bir kerede yazmış. Sonra tabii oyuna çalışırken bir daha, bir daha okuyorsun, analiz ediyorsun ve hiç de öyle olmadığını fark ediyorsun. Çok farklı bir matematiğe dayandığını, tüm tekrarların kendi içinde ustalıklı bir matematiğe sahip olduğunu fark ediyorsun.
G: Metine geri dönmüşken, bir uyarlama süreci oldu mu? Metini “buraya” uyarladınız mı, dilde uyarlama yaptınız mı?
R: Dil açısından elbette bir uyarlama süreci oldu. Ama metini "buralaştırmadık." Zaten oyun "burası" "orası" gibi bir ayrımın söz konusu olabileceği bir oyun değil. Koltès kendisi de bir röportajında söylüyor, "yabancı olmak" üzerine bir sohbette ben kendimi kendi doğup büyüdüğüm Fransa'da bir yabancı gibi hissediyorum, ama dünyanın bambaşka uzak bir yerinde küçük ve yabancı bir ülkede kendimi oralıymış gibi, yuvamdaymış gibi hissedebiliyorum diyor. Oyunun temel cümlesi de bu zaten, "kim yabancı ki?" Hangimiz nerede yabancı hissediyoruz, nerede hissetmiyoruz... Bunları kurcalayan bir oyun olduğu için, bence nerede oynanırsa oynansın işleyecek bir metin söz konusu. Bu nedenle bizim de metni buraya uyarlamak gibi bir çabamız olmadı.
G: Oyunun müziklerini de Ömer Sarıdegik yapıyor. Siz daha önce de Emrah'ın [Serbes] Hikâyem Paramparça işinde beraber çalıştınız. Açıkçası müziklerde Ömer'in ismini görünce bir şeyler olacak dedim. Oyun hep müzikle mi akıyor?
R: Hayır ama dört-beş tane parçamız var oyunda. Şöyle diyeyim, tek kişilik oyunlarda bazen çok yalnız hissediyorsun. O noktada Ömer ve müzikleri benim partnerim oluyor ve bana destek oluyor. Onun ürettiği seslerin beni ayakta tuttuğu ve yükselttiği veya düşmem gerekiyorsa düşürdüğü anlar var.
G: Biraz oyundan dışarı çıkacağım. Senin oyunculuk hikâyenle ilgili konuşmak istiyorum. İnternette okuduğum bir şey var aklımda, Köylü Ekrem diye bir karakter. Anadolu topraklarında, izole bir yaşam süren, bu konuda hiçbir eğitimi olmamasına rağmen heykeltıraşlığa başlayan ve sonunda bütün üniversite hocalarını kendine âşık eden bir adam. Sana gösteririm bir ara. “Taş bile büyüyorsa, taşa taş diyemezsiniz” diye, benim çok etkilendiğim bir sözü var. Ve gene diyor ki, “40 yaşımda hissettim bu sanatı, ellerimin işe yaradığını hissettim ve yeniden doğduğumu o gün kabul ettim. Ve anladım ki insan çocukluğuna doğru büyüyen bir varlık.” Sen oyuncu gücün olarak bu cümlenin karşılığısın bende. Daha önce izlediğim, ilk sana tanık olduğum diyeyim, oyun Kürklü Merkür’dü. Ve çok etkisinde kalmıştım. Oyundan etkilenmekle birlikte, senin büyümek ve çocuk kalmak arasında ciddi hızlı bir tenis topu gibi gidip gelme hâlin beni etkilemişti. Sen bu pinponu çok seviyorsun sahnede.
R: Sen de seviyorsun.
G: Ben de seviyorum. Ve ben sen yönettiğin oyundan da biliyorum, inanılmaz bir kondisyonun var. Şınav çekerken bir yandan da rejiyi anlatırdın. Şimdi solo bir oyun söz konusu, ben de duygusal taraftan çok fizik kondisyon olarak nasıl bir çalışma söz konusu oldu senin için, onu merak ediyorum.
R: Ben bedenimin eğitimiyle ilgili durdurmuyorum kendimi hiçbir zaman zaten. Yani sürekli devam eden bir eğitim söz konusu. Bu oyunda da bu süregelen eğitimin dışında ekstra bir şey yapmadım aslında. Ancak bu oyunda Okan [Urun] ve Melis'in [Tezkan] de yönlendirmeleriyle, sahnedeki hareket yönelimlerimde gerçekle gerçeküstü arasında gidip gelen bir dalgalanma var. Metnin virgüllerle ilerleyerek akan o devinimini bedende de vermek istedim. Bunun aşırısı veya hiç olmaması metnin hakkını vermeyeceği için, bedende başka bir dil bulmamız gerekiyordu.
 
Виж целия пост
# 236


О, Музо възпей оня гибелен гняв на Махира ....  Wink Laughing
Виж целия пост
# 237


#Karadayi #Set

 newsm78 Не виждам Алеф  Wink Joy Joy
Виж целия пост
# 238

Тя е още в гримьорната. Кипри се.
Виж целия пост
# 239
Тази Алев и тя вятър я вее на бял кон
Виж целия пост

Започнете да пишете...

Страница 1 от 1

Общи условия